Yugoslavya'daki İç Savaş Üzerine
Devrimci Enternasyonalist Hareket'in Komitesi'nin
Açıklaması
18 Ağustos 1992
Yugoslavya,
ulusları birbirinin karşısına diken kanlı bir İç
savaşa gömülürken, bir kez daha Balkanlar'daki silah seslerinin
yankısı Avrupa'nın İktidar koridorlarını asabi
ürpertilerle titretiyor. Bu savaş, dehşet verici, haksız, ve tüm
taraflar açısından gericidir. Ancak bu savaş, Batı'lı
sözcülerin iddia ettiği gibi, Yugoslavya'nın Batı-tipi demokrasi
yolunda ''yönünü yitirmesinden'' ötürü ortaya çıkmış
değildir. Ne de uzun zamandır Balkanlar'da ağır
ağır kaynayan ulusal düşmanlıkların patlak vermesinden
ibarettir. Bu savaş herşeyden önce, emperyalist dünya sisteminin
derin krizinin bir ürünüdür; emperyalizmin son depremidir, sadece son iki
yıl içerisinde hükümetleri alaşağı eden ve onbinlerce
insanı da dünyada tek kalan süper gücün sokaklarında isyana iten bu
sistemin, temellerini parçalayan derin çatlakların yüzeye vuran
hareketidir. Sadece iki yıl gibi kısa bir süre önce Bush ve dalkavukları,
bir ''yeni dünya düzeni'' ve ''barış ödeneği''
vaadediyorlardı. Oysa onların düzeni daha da büyük bir güçle
İnfilak ederek kriz ve savaşlara sürükleniyor. Onlarınki gerçek
bir ''yeni dünya düzensizliği''dir.
Emperyalist
düzenin bu krizi Sovyet sosyal-emperyalist yönetimin tüm
yapılarını şimdiden sarsmıştır bile, yeniden
Rus emperyalistleri adını alan eski Sovyet yöneticileri şimdi
Batı'lı emperyalistlerle yeni bir uyum tesis etme yoluyla hakimiyet
alanlarını muhafaza etmeye çalışıyorlar. Bu yeni durum
eski Sovyet İmparatorluğunun içinde ve etrafında zayıf
halkaları İnfilak ettirmiştir: emperyalist ve bölgesel güçlerin
kışkırtmasıyla, Yukarı Karabağ, Gürcistan, ve
Moldavya'dan Yugoslavya'ya kadar çeşitli yerel burjuvaziler, kendilerine
cephe kazanmak için, veya en azından bugün bile Bosna-Hersek'in elit
tabakalarını tehdit eden harap olma ve parçalanmayı engellemek
için ümitsizce mücadele etmektedirler.
Onlar
savaşın sorumluluğunun ''komünizm'' olduğunu iddia
ediyorlar; oysa, Yugoslavya uzun zamandır Doğu Avrupa'daki sosyal
demokrasi modelinin kokuşmuş bir cesedi durumunda idi. İkinci
Dünya Savaşı'ndan kısa
bir süre sonra Tito'nun, uluslararası komünist harekeli ve Stalin'i
reddetmesiyle birlikte, Yugoslavya, sosyal demokrasinin şu meşhur
''kendi kendini idare'' sistemini de içeren bağımsız modelini, reformist kapitalizmi
kurmuştu, ve dünya emperyalist sisteminin bir parçası halindeydi.
Ancak Yugoslav modeli uzun ömürlü olmadı. Ülkenin baş ihracat maddesi
kendi proleterleriydi, milyonlarca proleter Almanya'da, İsviçre'de ve
Fransa'da proletaryanın en alt kesimlerini şişiriyordu.
1980'lerden itibaren ekonomik kriz ülkeyi pençeleri içerisine
almıştı, Yugoslavya Avrupa'da İkinci Dünya Savaşından bu yana en yüksek
enflasyon oranına sahip olan ülke durumuna gelmişti.
Sömürücü burjuvazi tarafından yönetilen
Yugoslavya, ulusal sorununu ABD ve Britanya'dan daha İyi çözebilecek durumda değildi --
gerçekten de ulusal düşmanlıklar daha da keskinleşti.
Sırplar en tepede kalmaya uğraşıyorlar, Hırvat ve
Slovenyalı burjuvazi Sırp hakimiyetini taciz ediyorlardı,
Kosova'daki Arnavutlar ise herkesin
''şamar oğlanı'' durumundaydı. Birkaç onyıl boyunca,
bu çelişkiler merkezi Yugoslav devleti içerisinde kontrol altında
tutuldu. Bugün değişen şey, emperyalizmin krizi ve SSCB'nin çöküşünü takiben
uluslararası emperyalist ilişkilerdeki altüst oluşlarla,
ayrıca Avrupa ve dünyadaki yeni güç dengesi ve Batı'lı
emperyalistler arasındaki çatışmanın keskinleşmesiyle,
bu milli zulüm hiyerarşisini kurumlaştıran eski Yugoslav
yapıların parçalanmış olmasıdır.
Ancak
ekonomik bozuklukla çürüyen ve ulusal düşmanlıklarla kaynayan
Yugoslavya, aniden parçalanmadı -- daha ziyade, birileri onun
uzuvlarını bedeninden parçalayarak ayırdılar.
Yugoslavya'nın cesedini parça parça eden ilk pençeler, Sırpların
Hırvatların ve Slovenyalıların değil, Batılı
emperyalistlerindi. Daha savaş patlamadan önce Almanya'nın eğer
Hırvatistan ve Slovenya Yugoslavya'dan bağımsızlık
ilan ederlerse onları tanıyacağını tüm dünyaya
duyurmasının anlamı neydi -- ki bu duyuru Avrupa Topluluğu
tarafından hemen desteklendi? Diyelim Britanya'nın
İskoçya'sı ya da Kanada'nın Quebec'i tarafından tek
taraflı bir bağımsızlık ilanını
tanımaya hazır olduklarını duyursalar,
ortalığı kaplıyacak protesto ve gazap
çığlıklarını siz bir tahayyül edin!
Bu
savaşı emperyalist sistem doğurmuştur; ölüm kampları
ve tüm diğer dehşetleri emperyalistlere aittir. Dolayısıyla
savaşın daha da devam etmesinden gerçekten korkup dinmesini ümit
etseler de, her emperyalist güç herşeyden önce kendi çıkarları
peşindedir. Helmut Kohl ve şürekası
ağırlığını kullanmaya devam ederek, uzun
zamandır Alman hakim sınıfının kendi beslenme
alanı olan bu bölgede kendilerinin patron olmaları gerektiğini
ABD'ye gösterdi. Almanya Hırvatistan'ı dünyanın en modern
ağır silahlarıyla gizliden silahlandırdı; ancak,
karada açık müdahale için ilk asker gönderen Fransızlar, ve Irak
halkına ölüm ve yıkım yağdırmış olan deniz
donanmasının bir parçasını Adriyatik Denizi'ne
kaydıran ABD de, Almanlara yetişmek için muazzam çaba gösterdiler.
Emperyalistler
açısından, bölgede savaş da olsa barış da olsa, en
önemli nokta herbirinin kendi emperyalist çıkarlarını
korumaları ve genişletmeleridir; dolayısıyla hangi tür
''çözüm''e yeltenirlerse yeltensinler -- Birleşmiş Milletler, Avrupa
Topluluğu, veya başka -- her emperyalist, hem bugün hem de gelecekte
hesaba katılmayı gerektirecek tarzda güçlerini mevzilendirmektedir.
Hepsi
de müdahalesini ''hümaniter yardım'' olarak lanse etmektedir. Ancak bu
''yardım'' bir Truva atıdır; önemli olan battaniyeler
değil, yardımı ''korumak'' için kaçınılmaz olarak
gönderilen emperyalistlerin roketleri ve askerleridir. ''Tarafsız
insaniyet kayguları'' ile Birleşmiş Milletler de Irak'ta dökülen
kanla kanıtlamıştır ki, kendisi emperyalistlerin bir
kuklası olmaktan ibarettir. ABD, Almanya ve diğerlerinin
Yugoslavya'daki ırksal gerginliğe çözüm getirme kapasitelerine
gelince, tüm dünya halkları üzerinde en büyük sömürü ve zulümün
kaynağı olan bu güçler, nasıl olur da örnek teşkil
edebilirler? Belki ABD Los Angeles Emniyet Müdürünü gönderir, ırklar
arası ilişkiler konusunda ders versin diye!
Ancak
müdahale emperyalistleri korkutmaktadır. Bunun sebebinin askeri
olduğunu söylüyorlar, özellikle bölgenin dağlık oluşu ve
ağır silahlı güçlerin dağınık durumundan dolayı.
Bu yüzden emperyalistlerin can kaybına uğrayacakları
doğrudur. Fakat esas sorun kendi saflarında yatmaktadır. Eski
Yugoslavya konusunda ne yapmaları gerektiği üzerine birlikleri nazik
ve çelişkilidir, ve sonucu son derece belirsiz bir savaşın
gerilimi altında bu birliğin bozulma İhtimali mevcuttur. Ve
Irak'a karşı yürüttükleri savaşın aksine, Balkanlar
konusunda bir kararın yürürlüğe girmesi Avrupa'nın kendi
içindeki güçler dengesini doğrudan etkiler. Herhangi bir hatanın
riski, Venedik ve Viyana'dan sadece iki saatlik bir karayolu mesafesinde olan
silahlı çatışmanın genişlemesidir.
Yugoslav
halklarına gelince, emperyalizm onlara ne gibi bir çözüm sunmaktadır?
Emperyalistler komşunun komşuyu öldürdüğü ''mantıksız
milliyetçiliği'' kınıyorlar, oysa aslında
milliyetçiliği kendileri körüklüyorlar. Almanlar bunu Hırvatistan ve
Slovenya'da doğrudan yapıyorlar, ve genel olarak bu halklara sunulan
en yüksek amaç, büyük daha güçlü ortaklarla ittifak içinde küçük
bağımsız devletlere dönüşmeleridir.
Emperyalizmin
eski Yugoslavya'daki milyonlarca proletere sunduğu ihtişamlı
rüya budur -- kendi lehçelerinde konuşan bir sömürücüye sahip olma
hakkı için birbirlerini katletmek! Balkanlardaki ulusal eşitsizlik ve
baskı birbiriyle rekabet içindeki milliyetçiliklerle çözülemez.
Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Kosova'yı yağmalayıp
ırzına geçerek ''etnik temizlik'' programını yürüten
Sırp Başkanı Slobodan Mİloseviç'in iğrençliklerine
karşı çıkılmalıdır. Ancak bu direniş ne
kadar haklı olursa olsun, aşağılık milliyetçi
gericiler önderliğinde yürütüldüğü müddetçe, halk, şu veya bu
emperyalist güçle ittifak içindeki yerel sömürücülerin elinde piyon olarak
kalacaktır. Balkanlarda milliyetçilik, burjuvazileri yalnız
kendilerine ait pazarlar yaratmak isteyen ve bunu da sadece büyük emperyalist
güçlerin küçük ortakları olarak gerçekleştirebilecek olan küçük
kapitalist Avrupa uluslarının milliyetçiliğidir. Sırplara
karşı şöven zehirini kusarken bile, Balkanlardaki suçları
cümle alem tarafından bilinen Alman ağabeylerinin koruyucu kanalları
altına sığınan Hırvatistan'ın ultra-milliyetçi
Cumhurbaşkanı Tucman buna şahittir. ''Medeni'' Slovenya'nın
yeni yöneticilerinin ilk kanuni kararlarından birisi, eski Nazi savaş
suçlularını toptan affetmek olmuştur.
Gereken,
bu milliyetçilikten kopmak ve silahlı enternasyonalist devrimin yoluna
koyulmaktır -- Balkan milliyetçiliğinin ''sen yemezsen seni yerler''
ormanının ufuklarından ötesini görebilen, ne sahte-sosyalist
Yugoslavya'nın geçmişinde ne de gelecekte emperyalizmin hakimiyeti
altındaki küçük devletlerde hiçbir
çıkarı olmayan, yerli yabancı tüm sömürücüleri devirmeyi
amaçlayan her milliyetten ezilenleri
birleştirmenin yollarını bulmaktır. En yüksek emelleri
Sırp işçilerinin Sırp burjuvazisi tarafından, Hırvat
işçilerinin Hırvat burjuvazisi tarafından sömürülmesi olmayan,
kitlelerin kendilerinin iktidarı
ele geçirip, milli zulüm ve diğer tüm eşitsizlikleri içeren
kapitalist sömürü düzeninin bütününü kökünden sökmeyi amaçlayan insanları
birleştirmenin yollarını bulmaktır. Ezilen ulusların
kendi kaderini tayin hakkını savunan, ancak özlemleri bunun çok daha
ötesinde olan --sınıflardan ve ulusal düşmanlıktan
arınmış, barışın ille de gerici savaşlara
yol açmadığı, tersine sınıflı toplumun
yokedilişinin bir yeni eseri olacak bir dünyaya özlem duyan
insanları. Yugoslavya'da şimdiye kadar hiç takip edilmemiş olan
bu yol, Marks, Lenin, ve Mao Zedung'un devrimci komünizminin yoludur, ve bu yol
şu anda Peru'da, Maoist Peru Komünist Partisi önderliğinde verilen
halk savaşında hayat bulmaktadır. Bu halk savaşı,
yerel sömürücüleri ve emperyalistleri altetmek için kitlelere dayanarak küçük
bir gücün nasıl gelişip kurtuluşu adım adım
kazanabileceğini göstermektedir.
Yugoslavya'daki
savaşın dehşeti dünyada şok yaratmıştır,
ancak Maoistler anlıyorlar ki en önemli nokta, kendi sosyal
barışını işte böylesi dehşet manzaraları
günlük yaşamın bir parçası olan dünya çapındaki
imparatorluklarının sömürüsü yoluyla satın alan yaşlı
canavar Avrupa'nın tehdit altında olmasıdır. Eski düzen son
derece nazik durumdadır. Bu şartlar altında, proleterlerin
gerici ve boş hayalden ibaret bir barışı yeniden tesis
etmede hiçbir çıkarı yoktur; proleterlerin çıkarı, bu
düzensizlikten ve silahlı çelişkinin patlamasından yararlanarak,
Maoist devrimci örgütler yaratmada yatmaktadır. Kardeşin kardeşi
vurduğu bir iç savaşın ortasında bu yola koyulmak kolay
değildir. Ancak tüm dünyanın proleterleri ve ezilenlerinin
kanıyla kızıla boyanmış enternasyonalizm
bayrağını göndere çekerek bu gerici savaşın yerli
yabancı tüm iğrenç sahiplerini devirmek için devrimci bir savaş
başlatmanın, ve iktidarı proletarya ile tüm ezilenlerin eline
teslim etmenin başka bir yolu yoktur.